Montag, 8. November 2010

MİHRAC URAL AJANDIR VE BİR AJANA NE YAPILIR, BİLİYOR

Sürekli olarak yeni adımlar atıyoruz. Yeni adımlar zor olmuyor, zira büyük bir bilgi birikimimiz var. Her yeni bilgi, elimizdeki büyük bilgi birikimiyle birleşiyor, bu durum ayrıntıların da ortaya çıkmasını sağlıyor.
Bilgilerin ışığında önceden sormadığımız ya da sormayı düşünemediğimiz soruları soruyoruz.
Tablo gittikçe daha fazla şekilleniyor:
MİHRAC URAL İÇİMİZE SIZDIRILMIŞ BİR AJANDIR.
MİHRAC URAL POLİSTİR.
Maskesinin indirildiğini, gerçek yüzünün artık saklanamayacak kadar açık olarak ortaya çıktığını gören Mihrac Ural, resmen ağzından köpükler saçarak saldırıyor.
Bu, iyi bir gelişmedir.
İyi yere vurduğumuzu gösterir. Çabalarımızın başarılı olduğunu gösterir.
Sadece bir ajanla değil, ne kadar kalitesiz, ne kadar aptal bir kişiyle, aptallaşmış bir kişiyle karşı karşıya olduğumuz daha fazla ortaya çıkıyor.
Sanıyor ki, aklıma geleni söylersem, karşımdakileri onların hayal bile edemeyecekleri şeylerle suçlarsam, onları sindiririm…
Yıllardan beri aynı yöntem…
Yıllarca bu yöntemi kullanarak konuşanları susturabildi.
Susmayanları infaz etti.
Örgüt içi infazlar bu amaçla yapıldı.
Korku saçmaya çalıştı…
Bunların hepsi bitti.
Mihrac Ural’ın kağıttan bir kaplan bile olmadığı, demagoji, yalan ve palavra ötesinde hiçbir dayanağının bulunmadığı iyice anlaşıldı.
“O ancak garsondan hesap sorar” demiştim.
Anlaşılan bunu bile yapacak hali kalmadı.
Biz, onun bizi çekmek istediği düzeye inmeyeceğiz.
Mihrac Ural’ı anlıyorum…
Ağzından köpükler saçarak saldırmaktan başka çaresi bulunmuyor.
Sonuna kadar saldırmak zorunda, başka çaresi yok…
Otuz yıl eski gerçekler ortaya çıkarıldı:
MİPRAC URAL İÇİMİZE SIZDIRILMIŞ BİR AJANDIR.
MİHRAC URAL POLİSTİR.
Devrimci örgütlere sızan polislere ne yapılır, biliyor.
Biliyor ve bundan korkuyor.
Korktukça resmen kuduruyor…
Kudursun, önemli değil.
Biz bunlardan etkilenmeyiz.
Ağustos 1977 İstanbul darbesinde polis takibinin Antakya’dan başladığı yeniden doğrulandı.
Çok ilginç değil mi, dikkatinizi çekerim:
Polis, İstanbul’dan Antakya’ya dönmek üzere otobüse binen Erkan’ı çeviriyor:
“Dolu geldin boş gidiyorsun!” diyor.
Antakya’da soygundan elde edilen dinamitleri Mihrac Ural bana parayla sattı.
Bu para da Ural ailesinin, Urallar çetesinin borçlarının ödenmesinde kullanıldı.
Örgüt içi ticareti öğrenmiştik.
Burada bir nokta daha var:
Polis, Antakya’dan bavulla otobüse binip İstanbul’a gelen dört kişinin, bavulla malzeme taşıdığını nereden biliyordu?
Uzak bir kente gidiliyor. Bavulda eşyalar da olabilirdi.
Bunun tek açıklaması bulunuyor:
Mihrac Ural sadece örgüt içi ticaret yaparak para almamış, bavulda ne olduğunu da polise ihbar etmiştir.
Başka bir açıklama mümkün değil!
Ne, iyi duyamadım!
Erkan polis mi?
Eksik bir saptama…
Mihrac Ural’a göre Ali Sönmez de polistir.
Sonraki yıllarda Ali Sönmez ile arası açılınca, “öğrenci olan kardeşi vasıtasıyla polise bilgi aktarıyor” demişti.
Ben de tam yerine düşmüşüm yani!
Çevremdekilerin çoğu polis imiş!
Meselenin daha kolay bir açıklaması var aslında:
MİHRAC URAL POLİSTİR.
Meseleye bir de böyle bakın, çok şeyin çorap söküğü gibi çözüldüğünü göreceksiniz.
Geç yaptık, ama yaptık: içimizdeki ajanı ortaya çıkardık.
Ajana ne yapılır, biliyorsun değil mi…

Mittwoch, 13. Oktober 2010

BEDRİ YAĞAN, HANEFİ AVCI VE MİHRAC URAL: KATİL BELLİ, MUHBİR KİM?

Türkiye solu, Bedri Yağan’ı iyi tanır. Devrimci Sol hareketi içersinde önemli görevler üstlenmiş, cezaevleri direnişlerinde en önde bulunmuş, firar etmiş, vur emriyle aranır olmuş, kısacası gencecik yaşından itibaren, ömrünün sonuna kadar devrim ve sosyalizm mücadelesinde inat ederek, bir sıra neferi olarak toprağa düşmüştür.

Bedri Yağan, 1978 yılında ‘’İstanbul Vatan Muhendislik Mimarlık Yüksek Okulu’’nda genç bir öğrenci iken, faşistlerle girdiği bir öğrenci kavgasında yakalanarak, Bayrampaşa cezaevine düşmüş ve yoldaşımız Nebil Rahuma ile tanışmıştır. Nebil Rahuma’nın ağır ceza alacağını bildiği için, tahliye olduğu gün, Nebil Rahuma’nın yerine, hapishanede kendisi kalarak, Nebil’in, kendi yerine, Bedri Yağan adını kullanarak firar etmesini sağlamıştır.

Devrimci dayanışmanın en güzel örneklerinden birisi olarak Bedri’nin bu tavrı, Acilciler örgütü olarak, tüm militanlarımızın gurur kaynağı olmuştur.
İçimizdeki hain Mihrac Ural, Bedri Yağan’la aynı dönemde, Bayrampaşa Cezaevinde tanışmıştır. Mihrac Ural’ın, ‘’ Bedri, kendi yerine benim çıkmamı istemişti ama, ben sıramı Nebil’e verdim’’ sözü, bu tanışıklığı fırsat bilerek söylenmiş tam bir sahtekar söylemidir ve kocaman bir yalandan ibarettir. O her şeye maydanoz olmaya çalışan ve her işte parmağı oldugunu söyleyecek kadar uslanmaz bir şarlatandır. Ciddiye alınacak hiçbir sözü yoktur, söylediklerinde en küçük bir samimiyet aranmamalıdır.

Bedri Yağan’ın, örgütümüze, Nebil Rahuma’nın kişiliğinde göstermiş olduğu devrimci dayanışmanın örnek tavrı karşılığına, Suriye’de, Mihrac Ural soytarısı tarafından dolandırılarak cevap verilmiştir.

Bu sitede, daha önce yayınlanan ‘’Mihrac Ural’ın organize işleri 4’’ adlı yazıda aynen şunları yazmıştık.

‘’Devrimci-Sol içersinde yaşanan ayrılık öncesi,Bedri Yağan Suriye’ye gelir. Acilciler’in yıllardan beri orada bulunmaları ve Mihrac Ural’ın Muhabarat ilişkisini de bildiği için, Orta-Doğu’da kendilerine yardımcı(!) olacaklarını düşünmektedir. Önce Zihni Alan(Yusuf) ardından Mihrac Ural ile tanışır.
Türkiye’ye dönmek için, dönüş yolunu bilen bir ‘’rehber kaçakçı’’ya ihtiyacı vardır. DS ile ilişki kurmak Mihrac Ural için önemlidir. Her türlü yardıma hazır(!) olduğunu bildirir. Bir yandan Bedri’yi kullanmak, öbür taraftan da, sol içersindeki ‘tecrit çemberini’ kırabileceğini hesaplamaktadır.

Zihni Alan(Yusuf), Abu İSA adında, 60 yaşlarında bir kaçakcı ile Bedri’nin (başka bir acilci ile beraber) Türkiye’ye dönüşünü organize eder. Daha önce yazıldığı gibi, ,Bedri Yağan’dan alınan 40 bin Suriye lirası ile Bedri’nin dolandırılması bu süreçte gerçekleşir. (ödünç bir silah verilir, silahın iade edilmesine rağmen elimize geçmedi, almadık diye Bedri’den 40 bin Suriye lirası alınır)
Bir süre Türkiye’den kaldıktan sonra tekrar Suriye’ye dönen Bedri Yağan, Mihrac Ural tarafından dolandırıldığını öğrenir ve Mihrac Ural ile tüm ilişkisini keser.
Bir daha Mihrac Ural ile selamlaşmak dahi istemeyen Bedri, Zihni Alan (Yusuf)dan, Mihrac’la ilişkisi bulunmayan sağlam ve güvenilir bir ilişki bulmasını talep eder. Yusuf, Sacit Kumlu’yu Bedri Yağan ile tanıştırır. Bundan böyle, Bedri Yağan Türkiye giriş çıkış sorunlarını Sacit Kumlu aracılığıyla gerçekleştirmeye başlar, Zihni Alan ile de sürekli temas halindedir.

Zihni Alan( Yusuf) öldürüldükten sonra, Suriye’de bulunan Türkiyeli devrimci örgüt temsilcileri Şam’da bir toplantı yaparlar. Toplantıya DS adına Bedri Yağan bizzat katılır. Mihrac Ural’a karşı en sert tavrı koyan Bedri Yağan olur.( Bedri bu sırada DS ‘den ayrıldı yada ayrılık aşamasındaydı) Bedri’nin bu toplantı’da ‘’Siz burayı babanızın çiftliği mi zannediyorsunuz, biz bu cinayeti hesapsız bırakmayız. Hesabını soracağız’’ diyor.Bu tavır karşısından korkuya kapılan Mihrac Ural, Dursun Karataş’ı arayarak,istediğiniz olanakları sunabiliriz diye onlara sığınarak, Bedri Yağan hakkında el altından yalan haberler pompalamaya başladı.

Bizler (Haydar Yılmaz, İbrahim Yalçın) Bu anlatımları dinledikten sonra, İsmi sıkça geçen, Sacit Kumlu ile ilişki kurarak, olayın aslını kendisinden dinlemek istedik. Kendisi ile ilgili söylenen olayları sorduk: Söylenen her şeyin doğru olduğunu söylemesi ve kendi isminin yazılmasında da bir sakınca olmadığını belirtmesi üzerine yazmaya karar verdik. Bakınız: ’’ mihrac Ural’ın organize işleri(4”,) Haydar Yılmaz, İbrahim Yalçın)Yazı için bkz. www.enginerkiner.org

Mihrac Ural soytarısı bu yazıya verdiği cevapta, Bedri Yağan’ı göklere(!( çıkarttı. Yalan ve sahtekarlık yaptığını biliyorduk.

6 mart 1993 tarihinde, Hanefi Avcı yönetimindeki polis ekipleri tarafından, İstanbul’da katledilen Bedri Yağan adlı devrimci hakkında, Cephe dergisi, Kasım 1993 tarihli 66. Sayısında, Mihrac Ural’ın yazdığı ‘’örgütsel hukukta devrimci tutum ve devrimci-sol hadisesi ‘’ adlı yazıda akla hayale gelmeyecek hakaretlerde bulunuyordu. Yani, Bedri Yağan ve arkadaşlarının katledilmelerinde tam 8 ay sonra bile Bedri Yağan’a kin kusarak, hakaret etmekten çekinmiyordu. Cephe dergisinin 66. Sayısında yazdıgı bu ‘’küfür yazısı’’nın unutulduğunu ve kimsede bulunmayacağını zanneden Mihrac Ural’ın, yıllar sonra Bedri olayını gündeme getirdiğimiz zaman’’ ben Bedri’yi çok severdim’’ söylemlerinin inandırıcılığına okuyucu karar versin.

MİHRAC URAL BEDRİ YAĞAN’A HAKARET EDİYOR

Tarih. Kasım 1993. Bedri Yağan ve yoldaşlarının Hanefi Avcı adlı devrimci katili işkenceci polis şefi tarafından öldürülmelerinin üzerinden 8 ay geçmşitir. Mihrac Ural, Devrimci Sol içerisinde yaşanan ayrılığı değerlendiriyor(!) Bakınız neler yazıyor.

‘’..böylece,acelecilik, anarşizm, kuralsızlık ve komploculuk bu kuşakların devrimci yöntemi olmuştur….60 milyonluk bir ülkenin devletini, bir çırpıda yıkıp yeni , üstelik nitelikce farklı bir toplum kurma iddiasında kapılmıştır. Gökyüzünü fethetme sevdasına düşmüştür. Büyük amaçlar taşımak çok iyidir, ancak alt yapısı boş olunca, o amaçta kirlenmeye mahkum olur… öyle ki, örgütler bir şebekeye, erken uyananın elinde kalacak bir tim haline geldiği olmuştur….. güncel olması itibariyle Devrimci- Sol hadisesini bu açıdan değerlendirmek yerinde olur.’’

Diyor ve başlıyor. Daha yazının giriş bölümüde bile, devrimci hareketin geneline karşı tam bir polis jargonuyla hakaret içeren söylemler vardır. ‘’ anarşizm, acelecilik kısırlık , nihayetinde de 60 milyonluk bir ülkede bu işin oluru yok’’ anlayışıdır. Sözüm ona Bedri Yağan şahsından Dev-Sol muhaliflerini eleştirecek, dilini tutamıyor ve tüm sol harekete ve tüm örgütlere kin kusuyor.’’ Örgütler bir şebekeye Dönüşmüştür’’ diyor. 60 milyonluk bir ülkenin devletini, bir çırpıda yıkıp yeni, üstelik nitelikce farklı bir toplum kurma iddiasına kapılmıştır. Gökyüzünü fethetme sevdasına düşmüştür.’’ Diye dalga geçiyor olsada aslında bilinç altında kendi nedametini kusuyor. ‘’60 milyonluk bir ülkede….’’ den bahsederek, devrimci mücadelenin ‘’boşuna bir çaba ve gerçekleşmesi imkansız bir hayal’’ oldugunu zikrediyor. Polis agzıyla konuşuyor.

Bu kadar edepsizce yazı yazan bir soysuz, bütün bunlardan sonra kalkıyor ve hiç sıkılmadan Kürt hareketinin verdiği mücadeleyi savunur(!) gözüküyor. Bir yandan küfrediyor, öte yana geçiyor övgüler sıralıyor, ‘’silahlı mücadeleyi’’ göklere çıkartabiliyor. Her bir yazı, ayrı amaçlar için yazıldıgı için, her iki yazının da aynı kişi, yada, kişilerce okunabilecegini düşünmüyor veya dikkat edilmeyecegini zannediyor. Sözün özü, tam bir bukalemun. ‘ Her kılıga giriyor’, aklı sıra, ‘’Her sakala bir tarak…’’vurarak , günü değil, anı kurtarmaya çalışıyor.

Mihrac Ural, bu genellemenin ardından baklayı ağzından çıkartmaya başlıyor. ‘’ olay ( DS içersindeki bölünme olayı) değişik alanlarda örgütümüzü de yakından ilgilendiriyor…Devrimci sol’un yaşamakta oldugu iç sorunların, bir devrimci örgütü olaganüstü gereksiz nedenlerle çökertme hedefinden başka bir noktada kesişmediğini gösterdi… devrimci bir örgütün yalnızca birliğini yıkmak için çıkan bu sorunun haksız bir sorun oldugunu söylemek güç degildir. Saflarında böylesine ilkesiz yöneticiler çıkan bir hareketin en azından dününün pek saglıklı bir yapılanma olmadıgı açıktır. Bundan Türkiye solu, en azından bizlerde zarar görmüşüzdür. Başkasınınn bu konuda müdahalesinin haklı yanı olamaz.’’ Başkalarına müdahale hakkı tanımayan Mihrac Ural, bu hakkı kendisine tanıyor ve Bedri ve yoldaşlarını ‘’ ilkesiz yöneticiler’’ ‘’ dünleri saglıklı olmayan adamlar’’ ve ‘’ devrimci bir örgütü yıkmak, çökertmek isteyenler..’’ olmakla suçlayabiliyor.. ve devam ediyor. ‘’…buradan hareketle Devrimci-Sol sorununa bakacak olursak, devrimci hareketimizin müptela oldugu komplocu mantıgı yakalamak güç olmayacaktır. Eldeki tüm bilgiler, Devrimci Sol saflarında bir kural ihlali oldugunu gösteriyor, öyleki sınırı belirlenmemiş girişimlere rastlanmaktadır. Bunun en başında örgüt liderini tutuklayıp, işkence ederek darbe yoluyla yönetime el koyma hareketi yer alnaktadır. Herşey bir yana bu davranışın hiç bir mazereti olamaz: Sonuçlarda gösteriyorki bu tutum yalnızca bir yıkımdır. Böylesi konumlara düşenlerin devrimci hareketlere zarar verdiklerini burada hatırlatmak isteriz. Tesadüf o ki, kendi örgütündeki her türden degeri çiğneyen, kendi yoldaşlarına karşı en adi davranışı reva gören bu şahıslar, Örgütümüzde türeyen Yusuf ( Zihni Alan kastediliyor) adlı bir HAİNİ parayla satın alıp kışkırtmaları ardında hakettiği sonuçla karşılaşmasının sorumluları kendileridir. Sonuçta cezasını çekmekte kurtulamayan provakatör Yusuf’un ardılı olan bir soysuzu Paris’te şuana kadar koyunlarında, örgütümüze karşı beslemeye devam ediyorlar. Yaptıgı işler ile tasfiyeci çabaları polisiye tarzda sürdüren ALAETTİN ÖZDEN adlı karanlık bir kişiyi hala ne amaçla besledikleri belli degildir. Aynı zamana denk düşen bu kesişme örgüt ahlakı taşımayanların yöntemlerinde tüm devrimci güçlere zarar verdiklerini görmekteyiz…’’

Mihrac Ural baklayı agzından çıkarttı. Bedri Yağan’ın katledilmesinden tam 8 ay sonra bile, kin ve nefret kusmaya devam ediyor ve Bedri’yi, ‘’ komplocu, liderine işkence eden ahlaksız, para ile Yusuf’u satın alan adam ’’ olarak tarif ediyor. Utanmaz adam, herkesi kendi sanıyor ve parayala satın alınabileceğini söylüyor. YUSUF için ‘’hak ettiği sonuçla karşılaştı’’ diyor. Okuyucu hatırlamaya çalışsın. Yusuf’u neden öldürdün? diye sordugumuz zaman, Yusuf’un, örgüt kararı ile degil. Bir taraftarın fevri(!) hareteki ile öldürülmüş oldugunu söylememiş miydi? Bu soysuz’un hep yalan söylediğini yazarken haksızmıyız? Bir sene sonra, bu sözünü bile kabul etmeyerek, inkar edip, Yusuf’un ölüm yıldönümlerinde, ‘’ eller havada’’ fotoğraflar çektirerek, Yusuf’un benim tarafımdan öldürüldüğünü(!) yazarsa hiç şaşırmayacagım.

BEDRİ YAĞAN SURİYE’DEN İHBAR MI EDİLDİ?
Muhatabımız Mihrac Ural’dır. Kendisi yazıyor. Hep beraber okumaya devam edelim.
‘’ Bizler bu görüşlerimizi oluştururken Devrimci_Sol’lla tüm bağlarımız her iki tarafla’da kesikti. Provakatör YUSUF olayı nedeniyle sertleşen bir ilişki süreci içinde bulunuyorduk’’ diyerek savunma amaçlı bir alt yapının temellerini atıyor, neden? Mihrac Ural’ın söylemek istediği şudur. Bedri Yağan Tirkiye’ye giderek ihanet tuzagına düştügü zaman, bizimle ilişkisi yoktu. Yusuf olayı nedenıyle aramız gergindi (!)

DİKKATLE OKUYUN…
‘’…Sonuçta anlaşıldı ki, bu yöntemlerle örgütümüzde yıkıcılık yapanlar, kendi örgütlerinde en adi ahlaksızlıklarla malı alıp götürenlerdi. BU KONUDA GEREK OLURSA KAMUOYUNA AÇIKLAYABİLECEGİMİZ BİR ÇOK HADISE BULUNUYOR Bunlar arasında BEDRİ YAĞAN’ın ÖLÜMÜNE UZANAN ilişkilerin de yer aldığını burada belirtmek isteriz…’’ Mihrac Ural, Bedri’i Yağan olayını BİLDİGİNİ SÖYLÜYOR. AÇIKLAMALIDIR. Yalan söylemeden, açıklamalıdır. Bedri Yağan ile aralarında geçen olayların hepsini açıklamalıdır. HASSA OLAYI’nı AÇIKLAMALIDIR. Bedri’ye olan DÜŞMANCA tavrını, YUSUF olayına bağlamaya çalışıyor. YALANDIR. Gerçeği AÇIKLAMALIDIR.
Bedri Yağan Suriye’den İHBAR EDİLMİŞTİR. Mihrac Ural bunu bildiğini söylediğine göre, açıklamak zorundadır. Bedri Yağan’ın Suriye’den Türkiye’ye dönmesinden epey önce, aralarında en küçük bir ilişki olmadığını, ilişkilerinin, Yusuf’un öldürülmesi nedeniyle bozuldugunu söyleyen Mihrac Ural’ın, Bedri yağan olayını bilmesi mümkün mü? Normal olarak bilmemesi gerekirken, bildiğini söylediğine göre neden açıklamıyor? Açıklamıyor çünkü, Bedri yağan’ın ihbar edilmesi olayında MİHRAC URAL’ın PARMAK İZLERİ VARDIR. Daha önce defalarca yazdım. Bu adam, sadece ACİLCİLER örgütünü tasfıye etmekle kalmadı, tüm sol örgütleri Suriye’de muhaberat’a İHBAR ETMEK’le görevli idi.

Mihrac Ural, ‘’ gerekirse açıklarız’’ derken, ilerde, okların sivri ucunun kendisine çevrilecegini bildiğinden olsa gerek, taa o zamandan bugünler için tedbir almayı ihmal etmiyor. Bedri olayı tüm yönleriye ortaya çıktıgı zaman, kendisini savunabilecek(!)

Mihrac Ural adlı soysuz soytarının, Bedri Yağan için sarfettiği sözler ve Bedri’ye karşı duydugu kin, tam bir karşı-devrimcinin duyabileceği kin ve nefret düzeyindedir. Bu kin ve düşmanca tutumun nedeni nedir? ‘’…Bedri Yağan yanlışlıgın başındaydı, ancak onun da içine girdiği çevrenin kurbanı oldugunu biliyoruz. Özellikle Orta-Dogu sahasında bu yöntemlerin esiri olanların yarattıkları provakasyon ve aceleciliklerin nelere mal oldugunu, hangi devrimci etkinliklere zarar verdiğini tek tek açıklamak durumundayız’’

Açıklamak durumundayız diyor ve orada bırakıyor. Açıklamıyor, açıklayamıyor. Açıklayamaz… Soruyorum. Bedri ,hangi çevrenin içine girdi? Orta-Dogu sahasında hangi yöntemlerin esiri oldu? Bedri ne tür provakasyonlar yaptı? Yada hangi povakasyonların aleti oldu? Devrimci etkinliklere nasıl zarar verdi?
Bedri Yağan’ı kim ihbar etti? Bedri’nin, sıraladıgın olumsuzlukları(!)nı engellemek için, BEDRİ’Yİ SEN Mİ İHBAR ETTİN?

Devam ediyorum, Mihrac Ural, Bedri Yağan’a hakaret etmeye devam ediyor.’’…Kendini bile tarif etmekten aciz birkaç hurda, şahıs karalamalarına dayalı sermaye ile yeni bir örgüt oluşturma hezeyanları gibi. Ancak bu tutarsızlıkların tutmadan eriyip gittiği kısa zamanda görülür. Devrimci Sol bu süreci yaşıyor. Örgüt bilinci bile taşımayan serseri davranışla, burjuvaziye karşı savaşan örgütlerin bölünmesi hadisesidir….. Devrimci Sol yaşadı ve gördü. Bu olay bin nesihattan evladır. Ahlaksızlıgın ne oldugunu iliklerine kadar hala yaşıyor. Bu olay Devrimci Sol’u da eğitecektir… Bu olay Devrimci Sol!a çok şey kazandırabilir. Sorunlarıbı aşınca, yada üstünden zaman geçince hiçbir şeyin unutulmaması gerek. …. Devrimci Sol bu tiplerden arınmaya hız vermelidir. Bu devrimci Sol’un kaybı değil kazancıdır. Zira, saflarındaki bu tippler Devrimci Sol’u devrimci güçler tarafından hiçte çekilmez sertliğin ve eksterm (ekstrem demek istiyor) tutumların konumuna sürüklüyor.’’
Mihrac Ural adlı soytarı’ya bakınız hele… Devrimci Sol örgütünü ekstrem(!) tutumlardan vazgeçirmeye çalışıyor. ‘’Acilcileri ehlileştirdim’’ diyordu ya, hızını alamamış olmalı, Devrimci Sol’u da ehlileştirme çabasındadır. Bedri Yağan bu örgütün ekstrem kanadıydı, bunlardan kurtuldugunuz iyi oldu, bu tiplerden arınmanız sizlere birşey kaybettirmez ama çok şey kazandırır demek istiyor. Devrimci sol’un, Bedri Yağan gibi tiplerden arınmaya hız vermesini ögütlüyor.

Mihrac Ural yazısının satır aralarına dikkat ediniz. Tam bir POLİS mantıgı, Tam bir PROVAKATÖR jargonu ve tam bir TASFİYECi, devrimci DÜŞMANI tip’in hezeyanlarıdır.
Türkiye devrimci hareketi ve Kürt solu bu tipi, Suriye ajanı olarak bilir ve öyle tanır. Hayır bu yetmez. Bu tespit eksiktir. Mihrac Ural, sadece Suriye muhaberatı adına çalışmıyor. Türk istihbaratı adına da çalışıyor.

Suriye’de bulundugu süre içersinde, ilişki kurabildigi tüm örgütleri, kadroları ve bu kadroların mevzilendikleri yerlere varıncaya kadar herşeyi rapor eden, başka örgütün militanlarını bile polis’e teslim etmek için arayan ve bir takım insanlara, bu kişilerin hakkında bilgi toplamaları için görevlendiren bir kişinin, sadece Suriye adına çalıştığını iddia etmek saflık olur.

Mihrac Ural, 1980 tarihinden itibaren, başta örgütümüz olmak üzere, devrimci örgütlerin tasfiye edilmesi için elinden geleni ardına koymamıştır.
Hanefi Avcı’nın, Suriye’de kimlerle ilişki içersinde oldugu sorusu, konumuz açısından son derece önemlidir.

Hanefi Avcı, 1987 yılında Suriye’ye geliyor. Bu tarih deşifre olmuştur. 1987 tarihli geliş ilk degildir, öncesi ve sonrası da vardır. Mihrac Ural’ın, 30 senelik ‘kadim dostu’’ ve hiç bir özelliği olmayan ‘’yoldaşı’’ Şerif (nam-I deger BEŞİR KANMAZ) Acilciler’in SİLİFKE operasyonu sırasında HANEFİ AVCI’YA kendi eliyle gidip TESLİ OLAN adamdır. HANEFİ AVCI ve BEŞİR KANMAZ birbirlerini çok iyi tanırlar.
HANEFİ AVCI, BEŞİR KANMAZ VE MİHRAC URAL, Suriye’de Lazkiye şehrinde ‘’ bacak kıran kahvesi’’nde oturup konuştular mı?

Ne konuştular? PKK Genel sekreteri ABDULLAH ÖCALAN bu buluşmanın ana ögesi miydi?
HANEFİ AVCI, Lazkiye’de Mihrac Ural ile buluşup konuştuysa yalnız olmadıgı kesindir. CHP eski ADANA senatörlerinden HAYRİ ÖNER’in yegeni de bu buluşmada bulundu mu? CHP eski ADANA senatörlerinden Hayri ÖNER’in yeğeni yaşıyor mu? Mihrac Ural’ın bu konuda herhangi bir bilgisi var mı?

Mihrac Ural, Beşir Kanmaz ve Hanefi Avcı arasında bir ilişki ve iletişim olmuşşa bu ilişki ne zamana kadar sürmüştür.

Mihrac Ural, Bedri Yağan’ın ‘’Orta-Dogu’nun ilişkiler yumagında acelecilik yaparak kartları iyi oynayamadıgından’’ bahsediyor, nedir bu kartları iyi oynayamamak?
Kendisiyle ilişkiyi kesmekle bunu pahalıya ödediğinden mi dem vuruyor? Açıklamalıdır.
Kartları iyi oynayanlar kurtuldular(!) mı? Kim bu kartları iyi oynayıp da kurtulanlar? Bedri iyi oynayamadıgı için mi katledildi? Bunu mu demek istiyor.
Ertugrul Maviglu yazıyor. Hep beraber okuduk. Hanefi AVCI, Bedri’nin istanbul’a geleceğini biliyor. Müdürü NECDET MENZİL’in , Dev Sol’un Bedri Yağan kanadına hemen operasyon yapılsın diye acele etmesine ve Hanefi Avcı’yı sıkıştırmasına ragmen, Hanefi Avcı, iki gün bu operasyonu geciktiriyor ve amiri Necdet MENZİL’e ragmen operasyon yapmıyor, bekliyor. Demek ki, Bedri’nin iki gün içersinde İstanbul’a geleceğini biliyordu. Sadece kendisinin bildiği konu hakkında, Amiri Necdet MENZİL’ e bile söz etmiyor. Saklıyor, söylemiyor ve kendi tasarrufunda bulunduruyor. Suriye’deki köstebek ile Hanefi Avcı arasında özel bir ilişki oldugu izlenimini veren bu durumda, Hanefi AVCI’nın sahte pasaport’la Suriye’ye giriş çıkışlarında, kimlerle ilişki kurdugu daha da önem kazanıyor.

Mihrac Ural’ın bu konular üzerinde bilgisi olmalı? Var mı? Olduğunu söylüyor. O halde açıklamalıdır.
Buradan, bir kez daha Mihrac Ural’a bir göndermede bulunuyorum.

Cehpe dergisi Kasım 1993 tarihli 66 sayı, orta sayfa’da,tam 7 sayfa’lık bir yazı var. Yazı; Bedreddin Mahir imzalıdır. Yani Mihrac Ural imzalı.. yukarda uzun alıntılar yaptıgım bu yazıda çok önemli ip uçları vardır. Bu yazı ne amaçla yazılmıştır. Bu yazının satır aralarında falan değil, hemen hemen tüm satırlarında Bedri yağan ve yoldaşlarına küfredilmekte, hakaret edilmektedir. Neden…?
Mihrac Ural’ın Bedri Yağan’a olan düşmanlığının altında ne yatıyor? Bedri Yağan’ın katledilmesinin üzerinden 8 ay geçmesine ragmen bu kin ve öfkenin önemli bir nedeni mutlaka vardır. Nedir bu kin ve düşmanlıgın altında yatan esas mesele?
Adam gibi cevap vermesini bekliyoruz. Yalana başvurmadan, ahlaksız çarpıtmalara sapmadan dosdogru cevap bekliyoruz.

Günün 24 saatini internet başında geçirip sağa sola pislik saçmakla devrimcilik yaptıgını sanan bu ‘’ayrı-varlık’’ denilen zibidinin, nerenin ve kimlerin varlıgı oldugunu dosta düşmana göstereceğiz. Acilciler’in kim oldugunu o bilmez, bunu yeni yeni ögrenmeye başladı. Geç oldu, ama olsun, yolu yok, geçte olsa ögrenecek…
Geçtiğimiz temmuz ayında, kıçlarından bıçaklandıkları için sokaga çıkamaz duruma gelen Mihrac Ural’ların kaçıp saklanacakları hiçbir yer kalmamıştır. Suriye onlar için güvenlikli bir ülke olmaktan çoktan çıkmıştır. Lazkiye’deki tüccar bürosunda oturarak zorunlu olmadıkca sokaga çıkamayan Mihrac Ural adlı devrimcilerin katili ödlek serseri, acilciler’in kim oldugunu mutlaka ögrenecektir.

Yazışma adresi:
Ibrahim.1951@hotmail.fr

Mittwoch, 6. Oktober 2010

MİHRAC URAL ACİLCİLER TARİHİNİ KİRLETEMEZ

MİHRAC URAL SURİYE AJANI’DIR...
(ACİLCİLER TARİHİNİ KİRLETEMEZ)

THKP-C ( ACİLCİLER) örgütümüzün tarihi onurludur. Mahir Çayan geleneginden gelmektedir. İlker Akman’lardan devralınmıştır. Yüksel Eriş, bu tarihin önderlerindendir. Bu tarih, Marksizm-Leninizmin yüce ideolojisini rehber edindiği için onurludur.

Acilciler tarihi, en az kendi emsalleri, diger marksist-leninist ideolojiyi rehber edinen sosyalist örgütlerin tarihi kadar onurludur.

Bizim tarihimizde milliyetçilik yoktur. Enternasyonalizm vardır. Bizim tarihimizde emeğin kutsallığı vardır. İnsan erdemiyle değil, sınıfsal erdem’le yoğurulmuştur. Soyut kavramların değil, sınıfsal kavramlar temelinde ete kemiğe bürünmüştür.
Bizim tarihimizin militanları, dünyanın neresinde olursa olsunlar, devrim ve sosyalizm mücadelesinde toprağa düşen diğer yoldaşları kadar onurludur.
Bu tarih, Kızıldere’de kurşunlandı, Beylerderesi’nde kurşunlandı, İstanbul’da, Ankara’da, Adana’da, Antakya’da Ege’de, Kars’ta, Samsun’da, Silifke’de, Antep’te, ülkenin dört bir köşesinde kurşunlandı.

Bu tarih, düşman ateşi altında, vurulup toprağa düşenlerin yanı sıra, yaralanarak esir düşenlerin tarihidir. Yıllarca hapishane yatan militanların komünist örgütüdür.
Bizim tarihimizin militanları, düşmanın amansız baskı politikası ve zulmüne karşı direnerek yıllar yılı işkenceler altında zindanlarda direndi. Dünya’nın dört bir yanına savruldu. Sürgünler yaşadı.

Bizim tarihimizin militanları, en olumsuz şartlarda bile, örgütlerine olan güvenlerini sarsmadı. Sosyalizme olan inançlarında kuşkuya kapılmadı. Karanlık günlerin geçeceğine, kara bulutların dağılacağına ve yeniden ve bir kez değil, bin kez daha bilenmiş olarak mücadelenin orta yerinde olacağı günü bekledi. Yoldaşlarına güvendiler, uğruna mücadele ettikleri değerlere saygılı ve sonuna kadar bağlı kaldılar.

Saflıklarından değil, aymazlıklarından hele hiç değil. Örgütlerine, yoldaşlarına ve mücadele ettikleri değerlerine olan bağlılığın bir ifadesi olarak, içlerine sızdırılmış satılık adam(lar)ı zamanında fark edemediler.
Kendi içlerindeki ihaneti görmekte geç kaldılar. Koyun koyuna yattıkları Mihrac Ural adlı katillerinden bile kuşkulanmadılar...

Ali Çakmaklı, Müntecep Kesici, Zihni Alan( Yusuf) Gökhan Saç( Sami) yoldaşlar kimin kurşunlarına hedef oldu?

Mihrac Ural adlı devrimcilerin katili bir kahpe’nin yönlendirdiği kurşunlarla öldürüldüler.

Nebil Rahuma yoldaş, aynı şekilde ve asıl olarak Mihrac Ural adlı Kahpe katil’in provokasyonları nedeniyle benzeri katiller tarafından kurşunlandı.
Günay Karaca’yı kurşunlamak istediler. ‘’ sınırı geçirir geçirmez kafasına bir kurşun sık’’ diye talimat verdiler, başaramadılar.

Haydar Yılmaz, hapisten kaçtığı gün, Suriye’de kurulan sinsi planla yok edilmek istendi ve ‘’ acilen tedbir alınmalı, etkisizleştirilmeli’’ gerekçesiyle hakkında ‘’rapor’’lar hazırlandı.

Trablus’a yoldaşlarımız katlettirildi. Suriye istihbaratına yaranmak için ve bizimle hiçbir ilgisi olmayan, Filistinlilerin kendi aralarındaki çatışmalarda taraf olundu. Mihrac Ural adlı devricilerin katili bir kahpe’nin kurduğu puşt tuzağına düşürülerek yok edildiler.

Yalan söylendi. Adına enternasyonalist bir savaşta ‘’ şehit düştüler’’ diye yalanlar söylediler. Öldürülen her yoldaş için 50 bin dolar kan parası aldılar. Yıllarca ve her ay düzenli olarak ‘’Şehitlik maaşlarını’’ aldılar.

Örgütümüzün MK üyesi Hanna Maptunoğlu’nu önce tutukladılar sonra bir komplo kurarak katlettiler.

Ölülerimizin tertemiz anılarını, sermaye birikimlerinin bir aracı olarak kullandılar.

Bugün, üzerinde tepindikleri ve Ali Can’ları dolandırdıkları sermayelerinin kaynağı budur.

Bu kaynak, yoldaşlarımızın kan paralarından elde edilmiştir. Ve bu kaynak bugün, sıradan insanları dolandırmak için kullanılmaya devam ediyor. Yaptıkları her türlü pis işte, örgütümüzün adını kullanarak insanları kandırıyor, kullanıyor, çarpıyorlar.

Tarihimizi, yaptıkları sahtekarlıklarıyla kirletiyorlar. Devrim ve sosyalizm adını, ticari ilişkilerinde bir araç olarak kullanıyorlar. Utanmaz, yüzsüz sahtekarlar. Örgütümüzün ismini dolandırıcılıklarına alet ederek kirlettikleri yetmezmiş gibi, bizleri de örgüt tarihlerini karalamakla suçluyorlar(!)

Mihrac Ural adlı kahpe katil’in çetleşmelerinden öğrendik. Milyon dolarlar değerindeki nakit ve gayri-menkullerinin kaynağı nedir? Hayatında bir gün olsun çalışmamış olan bu soytarı, bu kadar sermayeyi nasıl bir araya getirebildi?
Mihrac Ural adlı sahtekar soytarı tarafından tarihimizin kirletilmesine, değerlerimizin ‘’kırk haramiler’’ tarafından hortumlanmasına ve insanların dolandırılması için araç olarak kullanılmasına seyirci kalmayalım.

Bu değerler, Türkiye devrimci hareketinin değerleridir. Bir avuç soytarının, sırf bu değerlerden pay kapabilmek için ‘’ devrimcilik’’ adına sarf ettikleri sahte söylemlerine kulak asmadan, soytarılıklarını suratların bir tokat gibi vuralım.
Bizim tarihimiz onurludur. Bir avuç onursuz ajan şebekesinin bu tarihi kirletmesine meydan vermeyelim.

Kızıldere’den devraldığımız miras, 1981’lere kadar devrimci bilinirken bu tarihten sonra ajan örgütlenmesi olarak anılmaya başladı. Bu lekenin bu tarih içersinde sökülüp atılması ve Mihrac Ural adlı soytarının sırtına yüklenerek, sille tokat derdest edilmesi hepimizin, bu tarihe emek vermiş tüm yoldaşların görevidir.
Bu tarihi yaşayanlar, yaşadıklarını yazmalıdırlar. Bu tarih içersinde yer almış olanların anıları ortaktır. Kişiselliği olmayan anılardır. Paylaşılmalıdır.
Bu tarihin aydınlık yüzünü karartmaya, kirletmeye çalışan ajan şebekesinin bugüne kadar yaptıgı soytarılıklar boylarını çoktan aşmıştır. Unutmayalım, Mihrac Ural şebekesi pislik içersindedir. Kuduz it’ler gibi sağa sola saldırmalarına ve önlerine gelen herkese hırlayarak tehdit(!) etmelerine aldırmayınız.
Teşebbüs etmeye yeltendikleri her hareketin karşılığında, yedi sülalelerinin dağa kaldırılacağını çok iyi bilirler.

Son günlerde, yüksek sesle ulumalarının önemli nedenleri vardır. Kürt hareketi ve önderliğine yönelik ihanetin deşifre edileceği korkusu içersindeler. Bu korku onların karabasan’ı oldu. ‘’At izi ile it izi’’ni birbirine karıştırmak ve kaçıp kurtulmak istiyorlar. Çıktıkları yere kadar kovalayacağız ve kolumuzu sokup çıkartacağız. Bu böyle biline...

Yazışma adresi.
ibrahim.1951@hotmail.fr

Sonntag, 12. September 2010

MİHRAC URAL VE KÜRT HALKINA İHANET

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Özel Raportörü’nün Suriye’deki Kürtlerle ilgili olarak Şam’da yaptığı basın toplantısındaki açıklamasını okudunuz.
Suriye 300 bin Kürde kimlik vermiyor. Bunları vatandaş olarak kabul etmiyor. Bu durumdaki Kürtler ülke dışına çıkamıyorlar, kamu alanında çalışamıyorlar, eğitim ve sağlık alanlarında da ayrımcılığa uğruyorlar.

Bunun yanı sıra Arap kuşağı projesi çerçevesinde Kürtler ülkenin özellikle Türkiye sınırına yakın bölgelerinde sıkıştırılıyorlar. Bu bölgedeki Kürtler gayrı menkullerini satamıyorlar ve yeni inşaat yapamıyorlar. 10 Eylül 2008’de çıkarılan bu Kürt karşıtı yasaya göre, yasak alanı sınırdan itibaren 25 kilometreyi kapsıyor.
17 milyonluk Suriye’de tahmini olarak iki milyon Kürt yaşıyor.
Bunların yüzde 15’ine kimlik verilmiyor.

Kürt halkının demokratik haklarını savunanlar hapis cezalarıyla karşı karşıya…
En başta vatandaşlık hakkı… Vazgeçtik başka haktan, nüfusun yüzde 15’nin vatandaşlığı bile bulunmuyor.
Nüfusun başka bir bölümü ise malını alıp satamıyor…
Bunlara sık sık gündeme gelen Suriye ordusunda Kürt askerlerin esrarengiz ölümlerini de ekleyin…

Biliyorsunuz değil mi?
Suriye’de demokrasi mücadelesi veren birisi yaşıyor.
Adı MİHRAC URAL…
Kendisi 30 yıldır bu ülkede yaşıyor ve yaklaşık 30 yıldan beri de Suriye vatandaşı…
Türkiye’deki Kürtlerin, Alevilerin, Arapların haklarını savunuyor.
Suriye’de bulunanları ise savunmuyor.
Kürtlerin Türkleştirilmelerine karşı…
Kürtlerin Araplaştırılmalarına karşı ise bu güne kadar herhangi bir itirazını duymadık.

Mihrac Ural küresel bir militan kendi deyimine göre…
Sınırlar ötesinde çalışıyor.
Suriye dışındaki her yerde Kürtleri savunuyor.
Suriye’de ise Kürtlerin vatandaşlık haklarına sahip olmalarını bile savunmuyor.
Kürtlere karşı böylesi bir uygulamayı Türkiye bile yapmamıştır. Ama Suriye yapıyor ve “demokrasi mücadelesi veren” Mihrac Ural’dan hiç ses çıkmıyor.
Kendisinden silahlı mücadeleye girmesini, dağa çıkmasını isteyen yok…
Suriye’deki insan hakları örgütlerinin Kürtler için yaptığı kadarını yap, yeterlidir.
Kendi kimliğinle Kürtlerin vatandaşlık haklarının ellerinden alınmasına karşı çık…

Hayır, yapmıyor.
Bu işin sonunda hapishane olabilir.
Bu nedenle yapmıyor.

Ve hatta diyor ki:
“Devlet politikasıdır. Anlayışla karşılamak gerekir.”
Türkiye’nin devlet politikasını neden anlayışla karşılamıyorsun o zaman?
Türkiye’deki Arapların kimlik haklarını savunuyormuş!
Sen önce kendi ülkendeki Kürtlerin kimlik haklarını savunsana…
Üstelik Türkiye’deki Araplar vatandaş sayılıyorlar.
Yani durumları Suriye’deki Kürtlere göre karşılaştırılamayacak kadar iyi…
Mihrac Ural’ın laflarına bakarak değil de davranış tarzına bakarak şunu çıkarmak mümkündür:

Kürtlerin Türkleştirilmesine karşıyım, ama Araplaştırılmalarına karşı değilim.
Karşı ise biraz olsun sesini çıkar be adam!
Çıkaramaz!
Karşımızda bir Suriye devlet görevlisi, bir Muhabarat elemanı bulunuyor.
İlkel bir Arap milliyetçisi bulunuyor.
Kürt halkına karşı açık bir ihanet içinde bulunan bir alçak bulunuyor.
Muhabarat elemanı olarak “zararlı faaliyetlerde” bulunan Kürtleri gözetleyip devlete ihbar da ediyordur.
Yapar, görevidir.
Muhtemelen Kürtlerin gayrı menkullerinin fiyatlarının düşmesini de bekliyordur.
Ucuza kapatacaktır!
Kürtler baskılardan kurtulmak istiyorlarsa Arap olsunlar!

Mihrac Ural’ın ikide bir Abdullah Öcalan’a övgüler düzmesi, birlikte çekilmiş fotoğraflarını yayınlamasının hikmeti şimdi daha iyi ortaya çıkıyor.
PKK, Suriye Kürtleri içinde örgütlü.
Ve Mihrac Ural korkuyor…
Günün birinde cezalandırılacağından korkuyor…
Bakmayın esip gürlediğine…
Bunun gibilere “kükreyen fare” deniyor…

Engin Erkiner

Dienstag, 31. August 2010

MİHRAC URAL VE BEYLERDERESİ ALÇAKLIĞI

Efendim, arkadaşların anlattığını göre Mihrac Ural’ın son numarası şöyle imiş:
Malum, ben bir dönem İlker’in (Akman) ablasıyla evliydim.
Beylerderesi katliamı olduktan sonra, (26 Ocak 1976'da burada İlker Akman, Hasan Basri Temizalp ve Yusuf Ziya Güneş polisle çatışmada hayatlarını kaybetmişlerdi) bu kadın, bana, “Onları sen ihbar ettin! Sen katilsin!” demiş…

Bunun üzerine ben de onu sokağa atmışım!

Ah nerede o günler, nerede o günler kardeşim…
Keşke bana öyle bir şey deseydi…

Ne sokağa atması, kolundan tuttuğum gibi doğru avukata gider ve hemen boşanma davası açardım. Ortaklaşa boşanma davası hem de… İki taraf da istediğine göre dava hemen sonuçlanır.
Böyle bir şey söyledi mi, boşanmadan yan çizemezdi.

Utanmıyor musun sen, kardeşinin katiliyle evli kalmaya, derler adama, değil mi…
Ben zaten ayrılmak istiyordum ama kadın yanaşmıyordu.
O yıllarda da ayrılmak –taraflardan birisi istemiyorsa- hayli zordu. Sonra biraz kolaylaştı.

Kadın kesinlikle ayrılmaya yanaşmadığı gibi, büyük kavgalarımızdan sonra hemen haber yollayıp Yüksel’i bulur –Yüksel’i (Eriş) tanırdı- bizi barıştırmasını isterdi.
Yüksel de gelir, bana, “Sana bu kadınla yapamazsın demiştim ama dinlemedin. Şimdi mecburen çekeceksin. En azından bir süre daha…”
Ben de biliyorum bir süre daha çekmem gerektiğini ama tahammül edemeyip patlıyordum.
Devrimcilikle, siyasilikle hiçbir ilgisi yoktu.
Eskiden öyle gibi görünürmüş, gerçekte hiç ilgisi yoktu.

Neyse, kronolojiye geçeyim…
Nisan 1976’da ben Hacettepe Hastanesi Biyokimya Laboratuarındaki görevimden istifa ettim. Ankara’da kaldığımız ev polis tarafından basılmıştı. (Bunu Acilciler blogunda anlatmıştım). O da bir ay sonra Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki öğretmenlik görevinden istifa etti ve İstanbul’a taşındık. Bakırköy İncirli’de bir ev tuttuk.
Hemen o civardaki bir özel okulda iş buldu.
Sonraki aylarda büyük kavgalarımız oldu.

Eylül 1976’da Deniz doğdu.
Ve o yılın sonunda, Türkiye çapında çıkış yapmaya karar verdiğimiz için ben evden çıktım. Eşyaları bıraktım. Birkaç gereksiz eşyayı da yakınlarda oturan Ali Çakmaklı’nın yeni evlenmiş kardeşine verdim.

Kısa süre sonra da kendisine her türlü ilişkimizin bittiğini anlattım.
Reddetti. Edebilir ama sorun değildi. Ben açıkça konuşmuşum, ötesini kendisi bilir.
Bir evlilik taraflardan birisi için bitmişse, bitmiştir demektir.
“Ama resmen benimle evlisin” demişti.
Güldüm!
Yahu biz TC Anayasasını zor yoluyla değiştirme fiili içine girmişiz (146. maddede böyle yazar). Medeni Kanunu kim takar!
Ben açıkça konuştum mu, önemli olan budur.
Kabul edersin veya etmezsin, artık orası benim sorunum değildir.

Ve efendim, Mihrac Ural adlı zibidiye büyük bombayı patlatıyorum.
Ne büyük bombası yahu, üç büyük bomba patlıyor:

BİR: BU KADIN NEDEN YÜKSEL’E BİR ŞEY SÖYLEMEDİ?
Nedeni basit, çünkü kendisi bana böyle bir ithamda bulunmadı. Keşke bulunsaydı. Kimse ciddiye almazdı, bunu biliyordum. Bana da hemen boşanmak için fırsat çıkardı.

İKİ: 1977 BAŞINA KADAR AYNI EVDE KALDIK. İNSAN KARDEŞİNİN KATİLİYLE BİR YIL AYNI EVDE YAŞAR MI?

VE ÜÇ: SAKLA SAMANI GELİR ZAMANI, DEMİŞLER. ESKİ KAĞITLARIN ARASINDA BOŞANMA KARARIMIZI BULDUM.
MAHKEME İZMİR’DE GÖRÜLÜYOR. HAKİMİN ADI, KARAR NUMARASI, AVUKATIN ADI, HEPSİ VAR…
Kendisi mahkemede bulunmuyor. Avukat tarafından temsil ediliyor.
ŞİMDİ SIKI DURUN:
BOŞANMA DAVASI İÇİN BAŞVURU TARİHİ: 20.12.1982
BOŞANMA KARARI VERİLEN TARİH: 1.11.1983

Demek ki bu kadın, kardeşinin katili olan bendenizle Beylerderesi’nden sonra (1976) altı yıl daha evli kalmış. Yedi yıl sonra da boşanmış.

MİHRAC URAL, NAMUSSUZ KÖPEK HERİF…
BU KARARI AL VE UYGUN BİR YERİNE SOKUVER ARTIK…

Diyeceksiniz ki, ne kızıyorsun yahu…
Herifi öyle bir mahvettiniz ki, ne yapacağını şaşırdı.
Rüyalarında bile “Acaba ne uydursam” diye düşünüp duruyor.
Herifi mahvettiniz ve bir de gırtlağına çöktünüz.
Can havliyle artık bundan her şey beklenir…
Haklısınız gerçi…
Buna köpek bile denmez!

Devrimci Sol’dan bir arkadaşın bana sorduğu soru doğru:
“Silahlı mücadele hareketi olacaksınız bir de… Zamanında içinizden birisi çıkıp şu herife iki tane sıkamadı mı!”
Bilseydik, bilseydik…
Ama iki tane sıkmaktan da beter ettik…

Montag, 19. Juli 2010

MİHRAC URAL - DEVRİMCİ KATİLİ SOYTARI SUSUYOR

Gökhan Saç(Sami)nin mezarı nerede..? Bunu sorduk. Konuşmuyor. Susuyor. Konuyu dagıtmak içın ilgisiz konularla soruyu bulanıklaştırmaya çalısıyor.Yoldaşımızın mezarının nerede oldugunu söylese,neden öldürüldügünü soracagımızı bilıyor.Gokhan Saç( Sami) yoldaş neden öldürüldü? Devrimci katili MİHRAÇ URAL bu sorulara cevap verecektir.
12 Eylül öncesı dönemin faşist katilleri arasında FERHAT TÜYSÜZ diye bir paranoyak vardı: Eylül öncesı dönemin devrimcileri, bu katil ismi çok iyi tamırlar. “ Canımız sıkıldı bir devrimci öldürelim dedik, öldürdük” diye gazetelere manşet olmuştu. İçimizdeki katil MİHRÇ URAL, FERHAT TUYSÜZ’ün “ bizim cephe”deki versiyonudur.Aynı şeyi yaptılar.İkiside devrimcileri katletmekle “ünlendi”.Aralarındaki tek fark, birincisi rastgele devrimci demokrat insanlari öldürürken,MİHRAÇ URAL,öne çıkmış, militan devrimcileri öldürdü,öldürttü. Öldürtemediklerini tuzaga düsürterek yakalattı. Daha da olmazsa, polis’dir,MİT ajanıdır diyerek karalamaya kalktı. Neden yaptı? Niçin yaptı? Amacı neydi? Eskide bilinmezdi. Artık biliniyor. Maskesini kısa zamanda düşürdük. Devrimci katilidir. Polis işbirlikcisidir.Surıye hesabına çalışan,içimize sızmış bir ajan müsveddesidir.
Sami yoldaş neden öldürüldü? Soruyoruz, cevap vermiyor. “...yanlarına üç beş kisi almışlar benimle ugraşıyorlar” diyor. “Lider”doguran bir ana’dan dogma,lider dogurtan, URUBA direnişcisi bir baba’dan oldugunu anlatıyor. Bu yazıları okuyanlar ne düşünüyor? Bir kısmı, YALÇIN KÜÇÜK’ün değerlendirdigi gibi ‘megaloman’ oldugunu söylerken, onu tanıyan bir başka kesim de,’’...ne yazıyorsa yalan yazıyor’’ dıye gülüp geçiyor,’’ cıddıye alınmaması’’ gerektigini söylüyorlar. Her iki degerlendirmenin de dogruluk payı mutlaka vardır.. Bununla beraber, her iki degerlendirme de eksiklidir. Megaloman yada yalan yazıcısı olmasının yanında, pis bir amacı’nın oldugunu da bilmek gerekiyor. Bu katil’in asıl amacı bilinmeden, yaptıgı sapkınlıkların nedeni anlaşılamaz ve gercek yüzü desifre edilemezdi.Bugüne kadar yaptıgımız da budur.

Bundan birkaç gün önce, örgütümüzün ANTAKYA örgütlenmesinin ilk oluşumundan bugüne degin inanç ve kararlılıgından hicbir şey kaybetmeden bugünlere gelmiş,bölgesinde herkesin severek saygı duydugu bir yoldasla konuşurken, aynı seyleri söyledi.”..boşuna meşhur ediyorsunuz bu adamı, her yazdıgı yalan,söyledigi hiçbir şey gerçek degil, bu adam ajan falan da değil, herseyi kendisi için,kendi çıkarları için yapar” dedi.Dogru söyledigini fakat degerlendirmesinin eksik oldugunu anlattım. “...Biz Sami yoldaş’ın neden öldürürldügünün peşinı bırakmayacagız,bunun hesabını soracagız. Sami yoldaşın üzerinde tüm işkence yöntemleri denenerek katledildi” diyor. “...Herşeyi kendi çıkarları için yapar” diyen yoldasa,” Sami’nin akıl almaz işkencelere maruz bırakılarak katledilmesındeki çıkarınınn ne olabilecegini” soruyorum, bilmiyorum diyor. Tek tek parçaları birleştirerek bütüne gitmedem asıl sorunun kavranamayacagı anlaşılıyor.
MİHRAÇ URAL ihaneti: THKP-C ACİLCİLER örgütünün tasfiyesini amaç ediniyordu.

Dikkat ediniz,12 eylül öncesı,kitlesel örgütlülügümüzün en güçlü oldugu alan sayılan ANTAKYA’da, ciddi sayılabilecek hiçbir polis operasyonu ile karşılaşmadık. 77 Agustos darbesi öncesinde,ülke çapında fotograflarımız çekilmek suretıyle takip edildik. İstanbul ve dıger bolgelerdeki takip, tüm yönleriyle biliniyor. Aynı dönem ANTAKYA’da da takip ediliyorduk( Erkan Ulasan yazılarında anlatılıyor)Buna karşın, bu bölgede operasyon olmadı. 77 opersyonun da olmadigi gibi, 79 operasyonlarinda da bu bölgeye dokunulmadi. Bunlar tesadufi olarak degerlendirilemez.neden olmadı...? Neden tüm bölgelerde üst üste operasyon yapıldıgı halde, Antakya bu operasyonlardan ayrı tutuldu. SAMANDAG zıraat bankası kamulaştırma eylemi üzerine yapılan operasyon dısında, bu alanda cıddı hiçbir operasyonla karşılaşmamış olmamız anlamlı degil mi...?

M. Burgaz, MİHRAC URAL ile birlikte yakalandı. Antakya’da degil, ANKARA’da yakalandılar.M. Burgaz “ ...Yakalandıgımız zaman takip edildigimizi biliyorduk” diyor.M.Burgaz, bu operasyonda yakalanmasına ragmen hiçbır suçlamayı kabul etmedi ve serbest bırakıldı. “ Ser verip sır vermedim” diyen MIHRAÇ URAL’ın, iddia edilen suçlamaları kabul etmeyerek direnen M.Burgaz’a “...KABUL ET BIRSEY OLMAZ” diye bagırdıgını,M.Burgaz’ın anlatımlarından ögreniyoruz. MIHRAÇ URAL, “ sır”larını polise vermiş ama o sırları örgütümüze vermemiştı.. Örgütümüze vermedigi” sır “; Nebıl Rahuma’ya gönderilen ve Nebl’i tuzaga düsürterek yakalatan “pusula”larda gizliydi. Nebil yoldaş bu “sır”ı çocukluk arkadaşı, yoldaşı E.Ulaşan’a anlattı. E.Ulasan’da kamuoyuna duyurdu.
Tekrar edıyorum. 12 eylül öncesı dönemde Antakya’da ciddi hiçbir polıs operasyonu yapılmamıştır. Neden...? Bu durum, adı geçen bölgedeki örgutlenmenin, diger bölgelerden daha iyı örgutlendigi ve gizlilik kurallarını daha iyi uyguladıgı tezleriyle açıklanamaz. Öyle olmadıgını hepimiz biliyoruz.
MİHRAÇ URAL denetiminde olan bu bölgenin korunarak,MIHRAÇ’ın denetimi dışındaki bölgelerin, MİHRAÇ’ın denetimine girmesi mi amaçlanıyordu...? Sonraki gelişmelerden, amacın bu oldugu anlaşiliyor.

77 agustos darbesi,basta İstanbul olmak üzere örgütsel hiyareşiyi önemli oranda zaafa ugrattı. Zaafa ugrayan ve yönetici kademelerinde meydana gelen ciddi boşluklar,Mihraç ural tarafından görevlendirilen,çocuk yaşta tecrübesız ve teorık düzeyi son derece sıg, sıradan sempatizanlar’ın “sorumlu” olarak atanmasıyla, sözümona telafi edildi.TACETTIN SARI ismindeki SURIYE AJANI bu dönemde, ürgütümüzün TURKİYE SORUMLUSU olarak ilan edildi. Ve MİHRAÇ URAL bu sürecin tamamlanmsından sonra göstermelik olarak yakalandı.

MİHRAÇ URAL, kısa zamanda tahliye olacagını düsünmekteydi. Engin Erkiner ve Ali Sönmez’in Sagmalcılardan fırar etmesinden sonra,hapıshaneden Istanbul’a yazdıgı bır not’ta; ” yakında tahlıye olacagım ne dersiniz kaçmama gerek varmı?” diye soruyordu. “ Kacmama gerek varmı” diye soruyordu çunkü; kaçması icin, Adana’daki yoldasların yogun baskısı altındaydı. Ne garip.. Daha sonra Katlettigi ALİ ÇAKMAKLI yoldaş ,bu sureçte kendisinin kaçırılması icin cezaevi gardıyanlarına verilmesi gereken para’nın temin edilmesine çalışıyordu. O şimdi, “ Sagmalcılarda kacma sıramı nebıl’e verdim” diye yalan yazmaya devam etsin. Artık kimseyi kandırabilecek durumda olmadıgını iyi biliyor.Mıhrac Ural’ın, hic istemedigi halde kacmak zorunda kalışının “öyküsünü” daha sonra ‘ destanlaştırarak’ anlatması ıse tam bir komedi. O dönem, ADANA cezaevi’nin tam bir yolgecen hanı oldugunu bilenler bu öyküye gülüyorlar.

Mihraç Ural’ın, polıs işbirligi bu kaçışla birlikte bitmiş, “anlaşma feshedilmiştir”.
31 Temmuz 1980 tarihinde, Adana cezaevinde kaçmak zorunda kalan Mihraç,neden Turkiye’de kalmamıştır ? Kaçış tarihine özellikle dikkat ediniz,Türkiye’deki kitle hareketlerinin doruk noktasında seyrettigi ,devrimci mücadelenin en yogun oldugu dönemdir. Hiç bir devrimcinin yurt dışına çıkmayı aklının ucuna dahi getirmedi bir dönem. Her fırsatta “ önder “ oldugunu tekrarlayan bu adam, neden Turkiye’de kalarak örgüte önderlik etmemiştir? Hiç kimseye haber vermeden dogrudan SURIYE’ye gitmiştir? Cevabı çok basit.Turkiye’de kalamazdı, çünkü; Kaçmak zorunda kalmıştı ve korku içindeydi, anlaşmanın kurallarına uymamıştı. Yeniden yakalanması durumunda, televizyonlarda itirafa zorlanacagı riski vardı. Bu nedenle Turkiye’de kalamadı ve dogruca SURIYE’ye gitti.
MIHRAC URAL’ın Suriye’deki konumu ve konumlandırılışına ilişkin tekrar tekrar yazmaya gerek yok. Bunlar tarafımızdan biliniyor. Burada dıkkat çeken onemli birkac nokta var.

Suriye’deki MIHRAC URAL’in, birkac ay gibi, kisa bir zaman içersinde Surıye vatandaşlık kimligini alısı,( onbinlerce Kürt vatandaşının onyıllardır vatandaş sayılmadıgı ve kimliksiz yaşadıgı biliniyor) Türkiye sınirında, turistik bir kasaba’da konumlandırılısı ve Cemil Esad’la iliskileri enine boyuna tartısıldı. Hiç kuşku yok, iliskiler yumagi gözden gecirildiginde, bu pis iliskinin, 1976 ortalarına kadar uzandıgı görülüyor. Bilinmeyen bir konu var. MİHRAÇ URAL’in, Türk polisiyle iliskisi, Suriye iliskisinin Türk polisi tarafindan tespit edilerek, bunun bir şantaj olarak kullanılarak mı isbirligine zorlandigi ve örgütün Türkiye kanadının bu nedenle mi tasfiyesi konusunda anlasıldıgıdır. Nebil Rahuma yoldasın yakalatılarak, Ali Cakmaklı yoldaşın, bu anlaşma neticesinin bir sonucu olarak mi katledildigidir.Mihrac Ural’in bu yönünü bilenlerin konuşması gerekiyor. 1987 tarihinde, Paris’de yaptıgımız geniş katılımlı orgüt toplantısında, MİHRAÇ URAL için “...Bu adam azılı bir faşısttir.” diyen ALİ SÖNMEZ, simdilik konuşmadigina göre , konu hakkında bilgisi olan diger yoldaşların konuşması gerekiyor.

Mihrac Ural, Suriye’deki ilk bir yılını, ilişi kurabildigi her yere haber göndererek, uzanabildigi herkesi Suriye’de toplamakla geçirdi. Herkesin Suriye’de toplanması icin büyük çaba sarfetti. Suriye’ye toplanan yoldaşların gücünü kullanarak konumunu saglamlaştırarak, kendisini daha rahat pazarlayabileceginin farkındaydı. Bu nedenle; Türkiye’ye geri dönmek isteyen yoldaşların önünü kesmek,onları göndermemek icin şantaj ve tehdit etmek de dahil, her yömteme başvurdu. Geri dönmek icin ilk israrlı olan GUNAY KARACA yoldaşın öldürülmek istenmesinin nedeni budur. MÜNTECEP KESICI( ŞIH) yoldaş bu nedenle provakosyana AHMET ÇOLAK,örgütümüzün yetkili organlarının tüm uyarılarına karşın, uzun,geniş ve getirilerek katledildi. Türkiye’ye dönmek icin sımırı geçmeye çalışırken, nasil ve kimler tarafından öldürüldügü hala karanlık olan AHMET ÇOLAK için, CEPHE dergisi, ekim kasim 1982 tarihin”de yazdıgı: ’’..Örgütümüzde yaşanan bunalımdan etkilenen esnek duüşünmekten yoksun,birlikte hareket ettigi darkafaı zorlamaları sonucu Türkiye’ye dönme durumunda kalıyor. Dönerken jandarmaların pususuna duşerek öldürülüyor’’ sözlerine kimse inanmıyor. AHMET ÇOLAK yoldasın akibeti, kimler tarafından öldürüldügü bilinmiyor.

Çok önemlidir. Suriye’den,Türkiye’ye dönmek isteyen yoldaşların sesleri yükselmeye basladıgı her defasında, Daha once ciddi olarak hic bir operasyonun yapılmadıgı ANTAKYA’da, peşpeşe operasyonlar yapılmıştır. Birincisinde 50 kisiden fazla, ikincisininde, toplam 81 kisi yakalaniyor. Operasyonların başlama tarihi ile Suriye’deki yoldaşların örgütten ayrılma pahasına geri dönmek icin hazırlandıklari tarihler çakışıyor. Kuşkular hakli olarak artıyor. Geri dönüsleri engellemek icin ‘’tehdit ve şantajlar’’in yetmedigi yerde “ ihbar” furyasinın başladigi dilden dile dolaşmaya başlıyor. ‘’...Türkiye’nin güvenlikli’’ olmadıgı, bu nedenle ‘’dönülmemesi’’ gerektigi mi soylenmek isteniyordu. Bu soruların mahatabı olan MIHRAC URAL susmaya devam ediyor. Her zamanki klasik yöntemlere başvurarak baska şeylerle sozumona konuyu dagitmak istiyor.

Hani nerede ‘’ akın akın örgütümüz saflarına katılan’’ devrimciler? Hani nerede,’’parti okulunda egitilen binlerce militan’’ Bunları yazan, MIHRAC URAL şimdi susuyor. ‘’..Kac kisi oldugumuzu sormayın’’ diyor.Soranlar degil,sormayanlar utansın. 30 küsür senedir örgütümüzün ismini kirleterek 2 kişi kalmış kalmasına ragmen hala “lider” oldugunu utanmadan söyleyen bu hastalıklı ınsan müsveddesinin çirin yüzünü bildikleri halde susanlar utansın.

Parti okulumuz diye onlarca yoldaşın, günler boyu çalışarak inşa ettigi bina’nın, bugun, çok katlı bir OTEL olarak kullanıldıgını bilmeyen mi var. Parti okulu’dur diye inşa edilip bugun TURİSTİK OTEL olarak kullanilan bu bina’nın yanıbaşında,TRABLUS’da Filistinliler tarafindan öldürülen yoldaşların mezarları var.Hanna Maptunoglu yoldaş burada yatıyor. MİHRAÇ URAL utanmıyor. TURİSTİK OTEL olarak kullanarak para kazandıgı bu bina’nin balkonuna çıktıgı zaman, yoldaşların mezarlarını gördügünde içinin sızlamadigına eminim. GÖKHAN SAÇ( SAMI) yoldaş,büyük bir ihtimalle buraya yakin bir alanda gömülüdür. Oner Odemis gibi, C. AYHAN’in yanında çek-senet işlerinde ayakçılık yapmiş, ne idugu belirsiz kişilerle bu otelde raki sofralari kurdururken, çirkin surat’ı kararmiyor, pis yüregi sızlamıyor, kanlı elleri titremiyor mu? İçimizdeki ihanet hala susuyor. GÖKHAN SAÇ yoldaşı neden öldürdün...? mezarı nerede...?
İbrahim Yalcin.

Donnerstag, 24. Juni 2010

MİHRAC URAL POLİTİK BİR CESETTİR

Yaklaşık iki buçuk yıl önce Mihrac Ural bana karşı açık bir savaş açtı. Savaşı iki iddiaya dayanıyordu: itirafçıdır ve özel harp dairesiyle birlikte çalışmaktadır… Bu iddiasını (kendince kanıtlarla besleyerek) sadece eski Acilci ve HDÖ’lülere değil, devrimci harekette ulaşabildiği herkese gönderiyordu…

Başlangıçta bu adamın ne yapmak istediğini anlayamadım. Evet, bana karşı savaş açıldı, savaşa da girerim, ama bu adamın ne yapmak istediğini anlayamıyorum…
Benim bildiğim, birisine savaş açarken ya da açılan bir savaşa girerken, karşınızdakini analiz edersiniz… Hedefi nedir, kullandığı yöntemler nelerdir, nereden nereye doğru hareket ediyor vb.
Mihrac Ural’ın hareket tarzına baktığım zaman, benim sahip olduğum verilerle kendisinin hareket tarzını üzerine kurduğu verilerin birbiriyle hiç uyuşmadığını görüyordum. Ben verilerimin doğruluğundan eminim, o zaman da ne yapıyor bu adam?
Eski Acilcilerin ve HDÖ’lülerin bir bölümü görüşlerini ifade edecekleri bir site kurmuşlar ve Mihrac Ural tüm çabasına rağmen buraya alınmamıştı. Yıllardan beri Suriye’den o kadar pis koku yükseliyordu ki, insanlar bu tiple birlikte görünmek istemiyorlardı.

Mihrac Ural, acaba, Acilciler’in toparlandıklarını ve benim de onların lideri olacağımı mı düşünüyordu? Saldırısının bir nedeni bu muydu?

Böyle düşünen devrimci hareketi bilmiyor demektir.
Dünya, ülke ve devrimci hareket 30 yıldır çok değişmişti. İnsanlar da değişmişti. 30 yıl önce belirli görüşler çevresinde birlikte bulunmak, 30 yıl sonra da böyle olmasını hiç ama hiç gerektirmezdi.

Bir bölüm insan bir araya gelince “örgüt kuruluyor” zannetmek ancak devrimci hareketi bilmeyen birisinin düşüncesi olabilirdi.
Hele de bu saldırıyı eski Acilciler ve HDÖ’lülerle sınırlı tutmamak ve devrimci hareket çapında gerçekleştirmek, akıllı bir insanın yapacağı iş değildi.

Devrimci hareket çapındaki bir savaşı kaybetmem mümkün değil…
Saldırısını eski Acilciler ve HDÖ’lüler kapsamında sınırlı tutsaydı, burada alacağı sonuca göre daha büyüğe yönelmeyi deneseydi, başarı şansı daha fazla olabilirdi. Sonraki gelişmeler gösterdi ki, burada da şansı yokmuş, ama devrimci hareket genelinde yürütülen bir saldırıda kazanma şansı hiç yoktu.

Mihrac Ural bu ülkenin devrimci hareketini tanımıyordu. Son bilgileri 1988 yılına aitti, onların da ne kadar sağlıklı oldukları kuşkuludur, ama ondan sonrası için genel geçer sözlerin ve eyyamcılığın ötesinde bilgisi yoktu.
Bunu anlamam biraz uzun sürdü. Aslında sadece benim değil hepimizin anlaması biraz uzun sürdü.

Peki ama neden?
Ben Mihrac Ural’ı kendisini son gördüğüm yıl olan 1981’e göre düşünüyordum. Öteki arkadaşlar da 1988’e göre…
Normal, başka neye göre düşüneceğiz…
Kafamızda hangi bilgi varsa ona göre düşüneceğiz…
Ama böyle düşünmek doğru değil, zira o bilgi değişmiş ve biz bunu ancak zaman içinde anlayabildik. Eski bilgiden kurtulmamız ve yenisini öğrenmemiz zaman aldı.

1988 sonrasındaki 20 yıl içinde önemli değişimler yaşanmıştı. Bunlar bu ülkenin devrimci hareketinde de kendisini göstermişti ve Mihrac Ural’ın bunlardan haberi yoktu.
Haberi olsaydı, benim bu değişim süreci içinde –öncesinde de olduğu gibi- değişik alanlarda ön planda bulunduğumu ve bana karşı devrimci hareket çapında savaş açan birisinin de bu nedenle iyice düşünmesi gerektiğini bilirdi.
Mihrac Ural zaferi kazandığından emin bir sarhoşluk içinde saldırıyor, konuşuyor ve konuştukça da açık veriyordu.
Mesela benim “çok sayıda örgüt değiştirdiğimi” söylüyordu.
1990’lı yılların ortalarında kurulan ve merkez yayın organı SÖZ Dergisi’nin Avrupa sorumlusu olduğum Birleşik Sosyalist Parti’de bulunan değişik bileşenlerin, örgütlü yapılarına son vermeden burada yer aldıklarını, BSP’lilerin daha sonra Devrimci Yol’un bir bölümüyle birlikte ÖDP’yi kurduklarını ve tümüyle bu partide yer aldıklarını bilmiyordu. ÖDP ile BSP, BSP’liler açısından farklı bir örgüt değildi, sadece bileşim genişlemişti.
Bu ülkenin devrimci hareketinde bir dönem önemli işlev görmüş bu örgütler hakkında temel gerçekleri bile bilmiyordu…

Devrimci hareketle 20 yıldır ilgisi bulunmayan bunları nasıl bilsin?
Daha sonra, bu adamda Suriye kültürünün belirleyici olduğunu görmeye başladım. Korkunç düzeyde yalan söylüyordu ve duruma göre karşısındakini iltifatlara boğuyordu. Bu iki özellik de Suriye kültüründe bulunur.
Türk veya Kürt iki kişi karşılıklı oturunca önce hal hatır sorarlar. Bu hal hatır sormak birkaç cümlede biter, bilemediniz birkaç dakika sürer.
Suriye’de ise, iki insan karşılıklı oturdu mu, hal hatır sormakla yetinmez. Birbirine uzun uzun övgüler düzer. Bu karşılıklı yıkama-yağlama faslı en az yirmi dakika sürer. Ondan sonra konuya girilmeye başlanır.
Karşılıklı iltifatların hepsi yalandır ve o an için öyle gerektirdiği için söylenmişlerdir. Birbirlerini uzun uzun yıkayıp yağlayan bu kişiler, ayrıldıktan biraz sonra, eğer durum öyle gerektiriyorsa, birbirlerine sövmekten hiç çekinmezler…

Bu sitenin yeni faaliyete geçtiği günlerdi… Mihrac Ural başka bir sitede yazı yazmaya başlamış ve yaklaşık yüz kişi “bu adamla birlikte görünmeyelim” diye siteyi terk etmişti. Normalde işaretleri okumayı bilen birisi için fazlasıyla açık bir işaret… Suriye’den yükselen pis kokular herkesin burnuna ulaşmış demek ki…
O siteden bir kadın daha sonra bana ilginç bir şey sordu: Mihrac Ural bir ara yazıştığı bu kadına acayip iltifatlar ediyor ve hatta hediye olarak kefiye göndereceğini söylüyordu.
Kadın soruyordu: “bu ne demek?”
Mihrac Ural’ın durumunu anlar gibi oldum. Bu adam Suriye kültürüne sahipti. Başka bir bakış açısı ve değerlendirme formatı vardı. Rasyonellikle ilgisi yoktu ve bu nedenle de ben onun ne yapmak istediğini anlamakta zorlanıyordum.
Mihrac Ural söz konusu kadına karşı Suriye kültürüne göre hareket ediyordu: hediye sözleri, iltifatlar vb. vb.
Türkiye kültüründe ise sadece sanal alemde tanıdığınız bir kadına karşı böyle yaptığınızda, kadın, doğal olarak, “bu adam bana asılıyor herhalde” diye düşünür.

Bu bilgilerden şu sonuçlara vardım:
Birincisi: devrimci hareket içinde çok kişinin Mihrac Ural hakkında epeyce kötü duyumları var. Oldukça kötü bir pozisyonda bulunuyor ama kendisi bunu değerlendiremiyor. Bu da normal çünkü 20 yıldır devrimci hareketle herhangi bir bağı bulunmuyor. Oradan buradan duyduklarını bilgi sanıyor.
İkincisi: Mihrac Ural başka bir kültürün insanı olmuş… Benim önemsemediğim bir kültürün insanı… Suriye kültürünün düşük düzeyde bir insanı… Düşünce yapısı bilimsel ve rasyonel değil…
İnsan bilimsel ve rasyonel bir düşünce tarzı içinde hatalar yapabilir. Mihrac Ural için söz konusu olan hata yapmak değildi; o, bu düşünce tarzının içinde değildi.
Dolayısıyla Mihrac Ural’ın ne düşündüğü, neye inandığı hiç önemli değildi. O bizim dışımızda ve daha aşağı bir formatta bulunuyordu. Bu tipler ikna edilmez, ancak ezilirdi.
Bunları düşünürken ve anlamaya çalışırken savaş ufaktan sürüyordu. Saldıran oydu ve benden fazla ses çıkmıyordu. Bu durumda bile beklediği sonucu alamayacağı, zafer kazanamayacağı görünmeye başlamıştı.

Artık onu ininin içine kadar –kapısına kadar değil, içine kadar- kovalama dönemi başlıyordu…
Buraya kadarki iki yazının özeti olarak şu söylenebilir: Aradan en az 20 yıl geçmişti. Mihrac Ural da değişmişti, biz de değişmiştik. Biz değişimi öğrendik. Karşımızdaki kişinin ne yönde değiştiğini öğrendik ve bunu öğrenirken de ciddi bir hata yapmadık.
Mihrac Ural ise sahip olduğu her şeyle saldırıya geçmek gibi büyük bir hata yaptığı için karşısındakileri yani bizi analiz edemedi. Edebilseydi bu işe hiç girmezdi!
Suriye’nin savaş anlayışına ne kadar benziyor, değil mi!
Bilimsellik değil, eyyamcılık… Bol miktarda palavra ve ajitasyon… Gerçek bir güce değil de kumpasçılığa dayanmak…
Mihrac Ural bize çatmıştı işte…
Ve artık onu ininin içine kadar kovalama dönemi başlıyordu…
Sürecek…

Sonntag, 6. Juni 2010

MİHRAC URAL HİÇ İŞKENCE GÖRMEDİ

Bir insan düşünün, 54 yaşında… Politik yaşamını 18 yaşından başlatırsak, politik yaşı 36… Ve bunun 32 yılını büyük bir yalanın üzerine kurmuş… Yani yüzde 90’ını… Yıllarca hep aynı şeyi söylemiş: çok işkence gördüm, ama ser verdim sır vermedim, acayip direndim…
Mihrac Ural, kendisine vehmettiği “büyük önderlik” özelliğini “işkenceye dayanmış olmak” üzerine kurmuştur. Buna ek olarak başka kahramanlık hikayeleri de anlatır. Mesela bilmem kaç tane cezaevi gezdim gibi… 30 yıldır sürgünde acılar içinde yaşıyorum gibi… Dinleyenler ve gerçek durumu bilmeyenler acırlar adama, vah yavrum vah derler!
Sonra gerçekler bir bir ortaya çıkmaya başlar.
Suriye’ye gittikten sonra Muhabarat tarafından 6 ay içinde vatandaş yapıldın. Sonraki yıllarda da yediğin önünde yemediğin arkandaydı. Örgüt parasıyla büyük bir servet yaptın. Son olarak www.thkp-c-acilciler.blogspot.com da evinde kurduğun büyük sofranın fotoğrafı yayınlandı. 30 yıldır ailesini göremeyen yavrucağa da bakın siz!
Bunun arkasından cezaevi hikayeleri geldi.
“Adana cezaevini ben boşalttım” derdi… Bu cezaevinden kaçışta hiçbir işlevi olmadığı meydana çıktı. Aslında kaçmak da istemiyordu, oradaki yoldaşlar tarafından arasından itilerek dışarı çıkarıldı.
Yattığı hapishaneler ayrı bir film…
dışarıdayken her yeri dolaşmış ve “önder benim” demiş. Tabii bunun bedeli de olacak… İnsanlar yakalanınca polis sormuş: “Kim ulan bu örgütün lideri?”
Cevap: “Mihrac Ural.”
Tabii kendisi hakkında çok sayıda ilde soruşturma açılmış ve tutuklama kararı alınmış. Mihrac Ural İstanbul davasından kolayca tahliye olmuştu ama davaları bitmiyordu ki… Bir yerden ötekine gidiyordu. Bunlara adliye dilinde “hapishaneden normal sevk” denilir. Ama Mihrac Ural, durumu bilmeyenler için, “sürgün gittim” diyordu. İlgisi yok…
Bu arada Fransa’da cezaevinde yatmış. Neden yatmış? Adam kaçırmak, tehdit, Muhabarat ile birlikte Müslüman Kardeşler’e suikast hazırlığı içinde olmaktan…
Herhalde yakalandı mı yatması gerekecek… Duyan da devrimcilikten filan yattığını sanır!
Almanya’da hapis yatmış… Neden? 1982 yılında ülkeye kaçak olarak girer ve bir polis kontrolunda yakalanır. Biraz yatar ve sınırdışı edilir. Bunu bana o zaman Almanya’dan mektupla Hanna Maptunoğlu bildirmişti.
Duyan da bir şeyden yattığını sanır…
Ve geldik işkenceye…
Mihrac Ural’ın hiç işkence görmediği meydana çıktı. Okur, okumamışsa eğer, iki önceki yazımı okumalıdır. Burada Mihrac Ural’ın kendisinden uzun bir alıntı var. Garibim aklınca bize cevap veriyor ve bu cevabı da dosyaların arasında saklıyor. (150. dosyaymış…)
Orada yazıyor: Kendisine falaka uygulanmamış. 21 gün gözaltında kaydığını iddia eden birine falaka atılmamış, olacak şey değil!
Mihrac Ural benden korkusundan falaka bölümünü atlamış. Zira biliyor: “Bu falakanın izini sende hiç görmemiştik” diyeceğimi…
Kendisine esas olarak “şalterli elektrik işkencesi” yapılmış…
Gel de kahkahalarla gülme… Bu duyulmamış elektrik işkencesi için polis Mihrac Ural’a başvurmalıdır…
Burada da desteksiz attığı meydana çıktı…
Yani bu adam işkence görmedi. Yıllardan beri aksi yönde propaganda yapıyor ama konu bitti artık: işkence görmedi, polisle anlaştı ve iki polis ifadesi bulunuyor.
Sözüm ona direnen bu aslan parçası, bizden o kadar korktu ki, önce boş kağıt dediği sonra yarım sayfa dediği ifadesini bile ortaya çıkaramıyor.
Sıkıştırdıkça dökülüyor: Bana şunları sordular, diyor. Mihrac’a polisin sorduğu sorular ve verdiği cevaplar bile yarım sayfayı geçiyor. Bunlar “resmi” ifadede bulunmuyor, demek ki öteki ifadede bulunuyor.
O da herhalde en az bir klasör filandır…
Ve geldik fotoğraflara…
Bursa’da Eşber ile birlikte fotoğraflarının yanı sıra pavyondan çıkarken ve genelev kapısında beklerken fotoğrafları bulunuyor. Polis tarafından çekilmiş fotoğraflar bunlar… Garibim geneleve giremiyor, çünkü yanında kimliği yok!
Şimdi bu olacak iş midir? Ülkenin her yanında arandığını iddia ediyorsun ve yanında kimlik taşımıyorsun.
Anlaşılan polis amcaları buna “sen biraz içerde yatacaksın, git biraz ihtiyaçlarını gör de gel” dediler. Mihrac Ural da pavyona ve geneleve gitti…
Bu arada eskiden bilgi eksikliği nedeniyle yaptığım bir yanlışı düzeltmeliyim: Zafer Gündoğdu ismiyle bilinen Bünyamin için “pavyoncu” demiştim. Bu ünvanı kendisinden alıp Mihrac Ural’a veriyorum. Baş pavyoncu Mihrac Ural imiş… Ötekiler sonra gelirler… Hatta Bünyamin, yardımcı pavyoncu Ömer Ödemiş’ten bile sonra gelir…
Kendisine haksızlık etmişim… Düzeltiyorum…
Yapmış olduğum hatada kasıt yoktur… Nereden bileyim ben Mihrac Ural’ın üstelik de aranırken pavyon ziyaretine gittiğini…
10 Mart 1978 tamamen olmasa bile aydınlandı Mihrac…
Ve şimdi bunun da gerisine gidiyoruz…
Senin polisle ilişkilerinde midemizi bulandıran yanlar var. Bu ilişkinin daha gerisi de var…
Onu da bulacağız…
Sen istediğin kadar bağırıp çağırabilir, küfredebilir, yeni ithamlar uydurabilir ve hatta tehditler savurabilirsin…
Biz kafamıza koyduğumuzu yaparız.